İslâmî Öyküler ve yazılar


İslâm, körükörüne kabullenme değildir. İslâm'da atalara körü körüne inanma, onların geleneğini sürdürme kaygısı yoktur. Bu kaygı, İslâm târihi boyunca insanların başına zulüm aracı olan Şeriat'ı çıkartmıştır. İslâm'ın kaynağı bir hukuk kitabı değildir. Kur'an, bir ahlâk kitabıdır. Bu nedenle Son Nebi, güzel ahlâkı tamamlamak için seçilmiştir. Kur'an hukuk kitabı değildir; ama hukûka temel oluşturabilecek birtakım öğretiler içerir. İşte İslâm ülkeleri yalnızca Kur'an içerisindeki bu temel öğretilere dayanara

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

-öykü- DEVRİM YAKARIŞI

Tarih: 17:54 on 31/10/2006 Kategori: Hikayeler

DEVRİM YAKARIŞI

2003

 

Ey yüce Tanrı’m, sen ki, yerküreyi 23 derece eÄŸik bir açıyla döndürüp boyun eÄŸdiren deÄŸil misin? Elbette öylesin. Öyleyse hepimizin İzi’si, ÅŸu başımızdaki sapıtmış hükûmeti doÄŸru yola ulaÅŸtırmak senin için hiç de zor deÄŸildir. Bize yanlışları görebilmek için sezgi, yanılgılarımızı düzeltebilmek için istenç saÄŸlamlığı ve haksızlığı önleyebilmek için Hz. Hüseyin’ e verdiÄŸin gözüpeklikten veresin! Sen her ÅŸeye Ugan’ sın Tanrı’ m!

           

            Verilen oyların ceremesini çeken bilinçli bir seçmenin yakarışıydı bu… Yalçın Tanrıdağı, yönetki iÅŸlerinde söz deÄŸil, eylemi deÄŸerlendiren ve bu deÄŸerlendirme sonucu yöneticiler hakkında hüküm veren bir yurttaÅŸtı. Bir yönetkicinin halkavcılığı ya da sahte yaymaca niyetiyle Tanrıdağı’ nın deyiÅŸiyle ‘palavra’ düzmesine sinir olur, bu yüksekten atmalara ‘doÄŸmadır’ (tabiî, doÄŸal) gözüyle bakanlara da acırdı. Kimi konularda düşünce alışveriÅŸinde bulunduÄŸu tartışmadaÅŸları Yalçın’ ın anlatmaya çalıştığı durum ve olguları anlamaz ise, Yalçın, “Tanrı size usavurma gücü versin!” diye karşılık verir, baÅŸka bir söz söylemeyi de gereksiz bulurdu.

 

            Memleketinde, güneÅŸ bayrak, gök kurıkan yürüyor Yalçın… Hava, açık ve yeÅŸillik kokusu tütüyor her yandan. Evde canı sıkılan Yalçın, Hacettepe Evrenkenti mêzunu Halk Okalgası Yöneticisi F. Özdemir’ le söyleÅŸmeye gidiyordu. Yolda, YeÅŸil Câmi’ nin önünde satılan ve ilçesinin patent alınmaya çalıştığı ünlü dondurmasının pazarlamacılarının önünde durdu:

_ Bir bardak limonata versene!

dedi. 

SoÄŸuk limonatayı üç dikiÅŸte bitirip okalgaya yürürken saÄŸ yanındaki gazete bâyisinin camına dayanmış magazin dergisinin kapağında yere yan yatmış –çamura batmış…- yarı çıplak kâğıt bebeÄŸi görünce yüzü ekÅŸidi, bir iÄŸrenti duyumsadı. Kendilerinin çıplak görülmesinden zevk alan ya da böyle bayağı bir yoldan geçinmeye -hem de çoÄŸu kez muhtaç olmamasına karşın- çalışan bir kadın kendince tanrısının kendisine verdiÄŸi güzelliÄŸi -çoÄŸu da boyaya batmış güzellik- sergiliyordu. Oysa Tanrı, kadınlara örtünmeyi buyurmuÅŸ, üstelik burka, çarÅŸaf, başörtüsü gibi fazlalıklarla da can sıkıntısı vermek istememiÅŸti Tanrıdağı’ na göre. GeleceÄŸin anaları olan Türk kızlarını ne çirkin bir kılığa sokmuÅŸlardı! YAZIK! Önceden de belki Türk kadını çok câhil ve birçok hususta bilinçsizdi; ama bu kez iÅŸin içine hoppalık da karışıyor. İşte o kötü! Çünkü bu oynaklık hemen her sahada sömürülmelerine neden oluyor Tanrıdağı’ na göre. Yalçın, yeni yetiÅŸen Türk kızlarını bir İslâm devrimi yaratacak bir sonraki kuÅŸağı yetiÅŸtirebilecek sığada göremiyordu. Onlar ki, ya Kur’an kurslarında zihinleri yığınlarca hurâfeyle doldurulmuÅŸ ya da kadın-erkek eÅŸitliÄŸi, kızlık zarının önemsenmemesi  gerektiÄŸi, moda, gösteriÅŸ budalalığı ve astroloji gibi çaÄŸdaÅŸ hurâfelere batırılmış bir konumda görünmekteydiler. Her iki kesim de birinde ilmihal bilgilerinin öne geçmesinden öbüründe ise modernizmin hastalıklarının öne geçmesinden dolayı Tanrı’ yı kavramış, onun buyruklarını anlayabilmiÅŸ deÄŸildi. İlk kesim, uyuÅŸukluk içindeyken, ikinci kesim var olan hareket yetisini yüzme, sepettopu, uçantopu, eltopu gibi oyunlarla sarf etmektedir.

Neyse, Allah, sonumuzu hayır eylesin!

            Umut biterse her ÅŸey biter, deÄŸil mi?

            Yalçın da öyle yaptı. Umutlarına iye çıktı.

 

 

 

 

Altbilgiler:

-          eltopu: Hentbol.

-          İzi: Rab sıfatının Türkçesi.

-          istenç: İrâde.

-          okalga: Bir lehçemizde, kütüphane.

-          sepettopu: Basketbol.

-          uçantop: Voleybol.

-          Ugan: Kâdir sıfatının Türkçesi.

-          usavurma: Muhakeme.

-          yönetici: Müdir.

-          yönetkici: Siyasetçi.

Yorum (1) | Yorum yaz! | Bağlantı

HZ. MUHAMMED' DEN ÅžEFAAT DİLENECEĞİNİZE ALLAH’ TAN ÅžEF

Tarih: 11:10 on 26/10/2006 Kategori: Islam yazilari

HZ. MUHAMMED' DEN ÅžEFAAT DİLENECEĞİNİZE ALLAH’ TAN ÅžEFAAT DİLENİN!

24. 10. 2006

 

         Hakkı söyleyen birileri olmalı: "Âhırette Allah' tan baÅŸka ÅŸefaatçi, daha doÄŸrusu kurtarıcı bekleyen kimseler, müslüman sıfatlı kimseler bile olsa Allah' a ortak koÅŸmaktadır, yâni onlar tek bir Allah' a kulluk etmemektedir!"

 

Her Allâh' ın kulu, öbür kiÅŸilere hakkı taşıyan bir elçi olması gerekirken Müslüman dünyâsının düştüğü ÅŸu acınacak duruma bakınız! Son Nebi' nin hicap âlemine (âhıret ile dünyâ arasındaki soyut mekân) göçünden az bir zaman sonra yaÅŸanan çalkantılı geliÅŸmelerin de etkisiyle neredeyse Hz. ÃŽsâ' ya yapılanın aynısı kendi ümmetinin çoÄŸunluÄŸu tarafından Son Nebi' ye de revâ görüldü. Sonuç olarak Hz. Muhammed gerçeÄŸinin içi boÅŸaltılarak boÅŸalan yere tanrı ÃŽsâ’ nın bir benzeri geçirilmiÅŸ oldu. Artık tıpkı ’kurtarıcı ÃŽsâ mitosu’ gibi ‘âhırette ÅŸefaatini ümmetine özgüleyen Son Peygamber mitosu’ zihin dünyâmıza yerleÅŸti. Son Nebi’ nin kendisinin tüm aykırı âyet ve hadislerine karşın yapıldı bu. Belli ki,  kötü niyetli siyâsetçilerin daha uyuÅŸuk ve duyarsız bir koyun sürüsü emeline koÅŸut olarak…

 

         AÅŸağıdaki yazı, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ ın KUR’ÂN’ A GÖRE DOÄžRU BİLDİĞİMİZ YANLIÅžLAR adlı kitabından alınmış ibretlik bir yazıdır. Bu kitabın vörd biçimine herhangi bir arama sayfasında isim girerek ulaÅŸabilirsiniz. Altçizgileri ben çizdim.         

____________________________________________________________________________________________________

 

ÅžEFAAT

 

Åžefaat sözlükte, yardımcı olmak ve bir ÅŸey istemek için birine eÅŸlik etmektir. Daha çok, saygın birinin düşük konumda olana arka çıkması anlamında kullanılır[1]. İnsanlar arasında bu tür iliÅŸkiler olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:   

“Her kim iyilik için ÅŸefaat ederse (arka çıkarsa) bundan kendine pay vardır. Her kim de kötülük için ÅŸefaat ederse (arka çıkarsa) onun da bundan sorumluluÄŸu vardır. Allah her ÅŸeyi korur ve kollar.” (Nisa 4/85)

Åžefaat terimi, saygın birinin Allah’ın yanında baÅŸkasına arka çıkması ve yardımcı olması anlamında kullanılır. Allah böyle bir davranışı kabul etmez. O, şöyle buyurur: 

“Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin cezasını Ã§ekmez. Kimseden ÅŸefaat kabul edilmez. Kimseden fidye alınmaz. Onlar yardım görmez haldedirler.” (Bakara 2/48)      

“Rablerinin huzurunda toplanacak­ları gün­den korkanları Kur’ân ile uyar; onların Alla­h’tan baÅŸka ne bir dostları ne de ÅŸefaatçileri olur. Belki kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

“De ki: O ÅŸefaat, bütünüyle Allah’ındır.” (Zümer 39/44)

“De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda deÄŸilim.” (A’raf 7/188)

Ensar’dan Ümmü’l-Alâ diyor ki: “Muhacirlere kura çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evimize yerleÅŸtirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebû’s-Sâib[2]! Allah rahmet eyle­sin; Allah’ın sana gerçekten ikramda bulundu­ÄŸuna ÅŸahidim.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi  ki: “Al­lah’ın ona ikram ettiÄŸini ne biliyorsun?”

“Babam sana kur­ban ey Allah’ın Elçisi, Allah ya kime ikram eder?” deyince Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekli­yorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduÄŸum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ  dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem[3].”

Müşrik, Allah’ı yer yüzü krallarına benzettiÄŸi için kendini, onun vereceÄŸi cezaya karşı koruyacak birini arar. Ona göre bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri çeviremeyeceÄŸi biri olmalıdır. Mekkeli müşrikler putlarını bu konumda görürlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah ile kendi aralarına koydukları öyle ÅŸeye kul olurlar ki, onlara ne bir zararları olur ne de fayda saÄŸlar. “Bunlar, Allah  katında bizim ÅŸefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Göklerde ve yerde, Al­lah’ın bilme­diÄŸi bir ÅŸeyi mi ona haber veriyorsu­nuz?” Allah, onların ortak koÅŸtukları ÅŸeyden uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Åžefaatçi, kiÅŸiyi Allah’ın vereceÄŸi cezadan kurtacaksa ondan güçlü ve merhametli olmalı ve insanı daha iyi tanımalıdır. Böyle biri ancak ikinci tanrı olur. Bunun farkında olan Katolikler, ÅŸirklerini pekiÅŸtirircesine İsa  aleyhisselam hakkında şöyle derler:

“Åžimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır[4]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaÅŸanları tamamen kurtarmaya gücü yeter[5]."

Ebû Hureyre’nin bildirdiÄŸine göre “Kabilenin en yakınlarını uyar[6].”  âyeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuÅŸma yaptı:

“Ey KureyÅŸ  topluluÄŸu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oÄŸulları! Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. (Amcasına döndü:) Ey Abdulmuttalib.   oÄŸlu Abbâs! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Halasına döndü:) Ey Safiyye! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Kızına dönerek) Ey Muhammed kızı Fatma! Benim malımdan dilediÄŸini iste. Ama Allah’ın yanında sana bir faydam ol­maz.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 11)

Şefaatçinin görevi

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“… Allah katında ÅŸefaat edecek olan da kimmiÅŸ; onun izniyle olursa baÅŸka[7]”.

“O gün hiç sapma olmadan davetçiye uyarlar. Sesler Rahman için kısılmıştır; hışırtıdan baÅŸka birÅŸey iÅŸitmezsin. O gün Rahmân’ın izin verdiÄŸi kiÅŸilerin, onun razı olduÄŸu kiÅŸilere yaptığı ÅŸefaatten baÅŸkasının faydası olmaz. O onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir, ama onlar onun bilgisini kavrayamazlar.” (Taha 20/108-110)

“Allah, meleklerin önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onlar, onun razı ol­duÄŸu kiÅŸilerden baÅŸka­sına ÅŸefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

Ayetler gösteriyor ki, Allah’ın kabul ettiÄŸi ÅŸefaatçilerden hiçbiri kurtarıcı deÄŸildir. Çünkü Allah kime ÅŸefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediÄŸi kimse­lere ÅŸefaat edebilirler. Halbuki insanlar kurtarıcı beklerler. 

Müşrik  olarak ölmemiÅŸ ama büyük günahlar iÅŸlemiÅŸ kiÅŸiler bağışlanabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, kendisine ortak koÅŸulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediÄŸi kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Tevbe ile şirk dâhil her günah bağışlanacağından bunların tevbe etmeden ölen kişiler olduğu açıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:Kim bir kötülük işler yahut kendini kötü duruma sokar, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, görecektir ki, Allah tevbeleri kabul eder, ikramı boldur. (Nisa 4/110)

Bazı günahlar ebedi cehennem azabını gerektirir. Aşağıdaki âyetler, Allah ile beraber bir başka tanrı çağıranların yani müşriklerin, haksız yere adam öldürenlerin ve zina edenlerin ebedi cehennem cezasına çarpılacaklarını bildirmektedir:

“Rahmân’ın kulları Allah ile beraber bir baÅŸka tanrı çağırmazlar, Allahın dokunulmaz kıldığı canı öldürmezler, haklı sebeble olursa baÅŸka ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyâmet günü onun azâbı katlanır ve orada ebedi olarak alçaltılmış bir ÅŸekilde kalır.” (Furkan 25/68-69)

“Faiz yiyenler, ÅŸeytanın takılıp aklını çeldiÄŸi[8] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “alım satım, tıpkı faizli iÅŸlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helal, faizli iÅŸlemi haram kılmıştır. Kime, Rabbinden bir uyarı gelir de faize son verirse, geçmiÅŸte olan kendinindir. Onun iÅŸi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, onlar o ateÅŸin arkadaşıdırlar, sürekli orada kalırlar.” (Bakara 2/275)

Büyük günahlardan ÅŸirk  hariç diÄŸerleri affedilebildiÄŸinden Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen ÅŸu hadisler ÅŸefaat hakkında bize ışık tutar:

“Her peygamberin kabul edilmiÅŸ bir duası vardır. DiÄŸer peygamberler dualarını bu dünyada yaptılar. Ben, ümmetime ÅŸefaat  için duamı Kıyâmet gününe sakladım. Allah dilerse ona ümmetimin ÅŸirk koÅŸmadan ölenleri nail olacaktır[9].” 

"Åžefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir." Câbir.  c dedi ki: "Büyük günahı olmayanın ÅŸefaate ne ihtiyacı olur![10]"

Cabir’in dediÄŸi doÄŸrudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: Size konan yasakların büyüklerinden kaçınırsanız, diÄŸer günahlarınızı örter ve sizi ÅŸerefli bir yere yerleÅŸtiririz[11].”

Allah, büyük günah işlemiş birini affetmek isterse bir şefaatçi görevlendirir. O da şirke düşmemiş büyük günah sahibine şefaat eder.

Allah Teâlâ Peygamberimize hitaben şöyle buyurur:

“Ey inananlar! Size rızık olarak ne vermiÅŸsek, ondan harcayın. Sonra öyle bir gün gelir ki, onda ne alış veriÅŸ, ne dostluk, ne de ÅŸefaat bulunur. Nankörlük edenler tam bir yanlışlık içindedirler.” (Bakara 2/254)

____________________________________________________________________________________________________

           

Sonuç:

         Åžu gerçek, kesin olarak bilinmeli ki, ÅŸirkin affedilmeyeceÄŸini Allah bildirmektedir (4/ 48). Öyleyse yüzyıllardır üzerimize sinmiÅŸ uyuÅŸukluktan kurtularak demokratik İslâm cumhûriyetini yaÅŸama geçirmeye çalışmalıyız. Hz. Ömer bile kendisine halife denmesinden hoÅŸlanmayıp ‘mü’minlerin emîri’ önadını yeterli ve uygun görürken hilâfet sevdâsının peÅŸine takılmamız tuhaf deÄŸil midir? Bugün için hemen her Müslüman topluluÄŸun koÅŸulları farklı olduÄŸundan yeryüzündeki tüm Müslümanları tek bir devlet çatısı altında toplama emeli bir ham hayâlden oluÅŸuktur. Bir ülkü peÅŸinde koÅŸarken ayaklarımız yere basmalı deÄŸil mi?

Bence Müslüman topluluklar şöyle bir yol izlemelidir:

1-    Her topluluk, Batı’ ya karşı bağımsızlığını ele almalıdır. Bu aÅŸamadan sonra,

2-    Çevresindeki ya da öbür Müslüman devletlerle iÅŸbirliÄŸi çalışmalarına baÅŸlamalıdır. Bu iÅŸbirliÄŸin ana ilkesi, Batı’ dan gelen eylemsel saldırılara karşı ortak tavır koyabilme istenci olmalıdır.

3-    Sözünü ettiÄŸim iÅŸbirliÄŸini gerçekleÅŸtirirken Batı’ nın bilim ve tekniÄŸinden yararlanmalı; ama kendi kulluk deÄŸerlerini yitirmemeyi de göz önünde bulundurmalıdır.



[1] (الانضمام إلى آخر ناصرا له وسائلا عنه، وأكثر ما يستعمل في انضمام من هو أعلى حرمة ومرتبة إلى من هو أدنى) Müfredât, شفع. mad.

[2] Osman b. Maz'un radıyallahu anhın lakabıdır.

[3] Buhârî, Cenâiz, 3.

[4] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.

[5] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.

[6] Şuarâ 26/214

[7] Bakara 2/255

[8] Ayette geçen, تخبط , genellikle "dokunup çarpma " ÅŸeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doÄŸru aktarmamaktadır. تخبط  ; ”takılıp aklını çelme ve aklını bozma” (Lisan'ul-arab, Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâcu'l-arûs) anlamlarına da gelir.

[9] Müslim, İman 338 (199).

[10] Tirmizi, Kıyâmet 12, (2436)

[11] Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Felâkete sürükleyen yedi ÅŸeyden sakınınız.

- Ey Allah'ın Elçisi nelerdir onlar?

- Allah’a ortak koÅŸmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın doku­nulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaÅŸtan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bu­lunmaktır.” (Buhârî, vesâyâ, 23; Müslim, İman 145)

 

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

HİCRAN

Tarih: 18:13 on 23/10/2006 Kategori: Hikayeler

HİCRAN

10. 05. 2002

 

                Her ÅŸey titriyor… Özellikle ışıklar… Oysaki bu tür  yanlışları çok  yapıyorum sayılır… Niçin bu kadar içlendiÄŸimi kesin olarak belirleyemiyorum. İçimden, kendimi bir köşeye savurup atmak; ellerim baÄŸlanmış biçimde bir atın arkasında sürüklenmek, daha çok acı çekmek geliyor…

                Rûhumun üzerinde bir tâk gibi benimsediÄŸim gökkuÅŸağı yitivermiÅŸti… Kendim, kendi başıma bir ÅŸeyler olabilir miydim? Hep birilerinin yardımı mı gerekiyordu?.. Bu konuyu pek uzak aralıklarla derin bir biçimde düşündüğüm zamanlar olmuÅŸtu. Ancak bu denli derin ve karanlık bir gölde boÄŸulmak üzere olduÄŸumu anımsamıyorum…

                Güldüm…

                Osmanlıca hocamız, Mustafa’  ya “Oku!” demiÅŸ, ön sıradan birisi “Yüzünü yıkasın da!..” diyerek alay etmiÅŸ, hoca da onu “Senin adın Mustafa mı?” diye alaylı biçimde azarlamıştı. Ardından da Veysel söze karışmış ve yavaşça “Yok!.. O, KiziroÄŸlu Mustafa!” diyerek espiri yapmıştı. Aslında bu denli gülünç müydü bu?.. Hayır deÄŸil. Birden gönlümü avutmak istediÄŸimi anladım.

                Aslında ondan uzak durmak istiyordum. Gözlerinin puslu akı ve gözbebeklerinin külrengiliÄŸi kaygılandırıyordu beni. Hayır, kaygı deÄŸildi, küçük bir korkuydu belki de bu… Hem, güzel de deÄŸildi. Hattâ önceden adını Demet diye hatırlıyordum. Demek ki, pek umurumda olmamıştı. Yalnızca gitar çalışıyla ilgimi çekmiÅŸti.  Gitarını ara sıra sınıfa getiriyordu. Bugün o, Mesut, Demet ve ben bölümevimizin kantininde kafa kafaya verip epeyce konuÅŸtuk. Dışa dönük bir kız olduÄŸu hem konuÅŸmalarının içeriÄŸinden hem de konuÅŸma tarzından ayırt ediliyordu. Sanırım ikili üçlü iliÅŸkilerde daha iyiydi. Ama ben ona “Abla!” demeliydim.. Benden bir yaşçık büyüktü. “Ab’ la!” dedim, yâni espiri nevinden…

                Gözlerim sönükleÅŸmiÅŸti. Hayır, bir bıkkınlık gelmiÅŸti. Bu, başım bir taÅŸa çarpsa bile acımayacak gibi bir duygu veriyordu.

 

                Bu öyküyü yazmak istemiyorum; içim eriyor…

 

                Ona düşüncelerimi tam anlamıyla belirtememekten çekinmiÅŸtim. Bu yüzden, isteyeceÄŸimi bir espiriyle istemeye çalıştım. Tahtaya yazı yazıyordu. Özay koluma girmiÅŸti, sınıfın içinde dolaşıyorduk. Kürsünün önünde durdum, ona seslendim. Duymamıştı. İkinci kez seslendim:

_ Hicrân!

_ Ne?

_ Hicran!

                Yadırgamıştı bu ikincisini. Birden söyledim:

_ Telefonun vardı senin değil mi?

_ Evet?..

_ Bana telefon numaranı verir misin?

_ Niye?

_ Hiiç… Belki ilerde….

Sözümü bütünleyememiştim.

_ Ne yâni? Bunun altında başka bir şey mi var?

                Yan gözle Özay’  a bakıyordum. Sanki alaycı alaycı gülümsüyordu. Bu, hoÅŸuma gitmemiÅŸti. Ancak aldırmamıştım.

_ Yok, öyle bir şey yok! Tamam, mâdem istemiyorsun, verme!

                Ürkmüştüm Hicran’ dan. Arkamı dönmüş, kolumda Özay’ la sınıftan çıkmıştım.

 

                Neydi söylemek istediÄŸim ÅŸey? Kantinde konuÅŸurken bir iki beste bile yaptığını söylemiÅŸti. Ben de ÅŸarkı sözleri yazıyordum; ama bunları notaya dökecek birisini arıyordum. Böylece çevremi de geniÅŸletebilirdim. Vallahi kötü bir niyetim yoktu!..

                Artık dersi iÅŸliyorduk ve Hicran’ la aynı sırada oturuyorduk. Aramızda yalnızca Demet vardı. Canım sıkılıyordu.  Bunu bilmeme ve daha birçok boÅŸ sıra var olmasına karşın daha ne duruyordum?!.

                Ders bitene dek ders konusunda tek tük göz göze gelip konuÅŸtuÄŸumuz dahi oldu. Bu arada ona iÅŸin gerçeÄŸini anlatmayı da düşündüm; ama yine yanlış anlar diye bundan vazgeçtim. Türkiye’ de gerçekten bir anlayış sorunu vardı…

                Oysa ondan hoÅŸlandığım filan yoktu. Hattâ yüzündeki sivilceler bende kaçış duygusu uyandırıyordu. Zavallı, böyle bir ÅŸeyi nasıl düşünmüştü!.. Belki de en doÄŸal hakkıydı bu… Ben, karşı cins olarak bir miktar güvensizlik duygusu uyandırıyordum üzerinde. Oysa o gün, kendi istekleriyle Demet ve Hicran’ a adlayık yazmış vermiÅŸtim. “Çok güzel olmuÅŸ!” demiÅŸ, teÅŸekkür etmiÅŸlerdi.

                Neyse… Çıktık…

 

 

 

 

Altbilgi:

- bölümevi: Fakülte.

Yorum (2) | Yorum yaz! | Bağlantı

TANRI’ YA TÜRKÇE SESLENİŞ

Tarih: 11:19 on 20/10/2006 Kategori: Hikayeler

TANRI’ YA TÜRKÇE SESLENİŞ

 

27. 09. 2002

 

                O sırada Cumâ namazı için ezan okunuyordu.

 

                “Aziz Allah, bağışla beni, yalvarırım bağışla!.. Tapınamıyorum körü körüne, göz ardı ederek gerçekleri…”

 

                Bu Tanrı’ ya sesleniÅŸi tümüyle yürekten deÄŸildi. Tanrı’ yla ilgili ne kadarcık ÅŸey biliyordu ki, doÄŸrusu! Niçin bu denlü azdı, din bilgisi?.. İnsanların gözlerini baÄŸlamışlardı… Nik’ in soydaÅŸlarının gözlerini…  Onlar aymazlığa düşerek tapınma ve yakarılarının Arapça olmasını Tanrı’ nın buyruÄŸu olarak algılıyordu. Oysa bu kimselerin kaçı, Tanrı’ nın yalvacımıza ve tüm kiÅŸioÄŸluna indirdiÄŸi Kitap’ ı okumuÅŸtu? Öyleyse Tanrı’ nın neyi buyurduÄŸunu nasıl bilebilirlerdi?!. Oysa Nik biliyordu ki,                     -bununla ilgili belgileri de okumuÅŸtu- Tanrı “Beni anlayarak bana tapının!” anlamındaki sözlerle kullarına sesleniyordu.  Ä°Ã§inde yaÅŸadığı toplum niçin tam tersini yapıyordu? Din adamları öyle hükmettiÄŸi için… Salt bu nedenle namaz kılmaktan vazgeçmiÅŸ gençleri tanımıştı. Türk gencini asıl bu Arapça dayatmacısı zihniyet İslâm’ dan soÄŸutuyor, Tanrı’ yla arasını açıyordu. Bırakın imam ve hatipler yetiÅŸsin; ama alttabakadaki insanımız da Türkçe olarak tapınışını gerçekleÅŸtirsin! Yoksa gerçekten Cennet’ in dilinin Arapça olduÄŸu hurâfesine saplanıp kalarak mı halka bu dayatmayı yapıyorsunuz?..

 

                Hem namaz kılmayıp hem de Türkçe ibâdeti savunur tavır içine giren basit kimselerden deÄŸildi Nik. Türkçe tapınmanın halkın genelinde yayılmasını Tanrı-Türk bağının yeniden oluÅŸması için arzu ediyordu. Yeniden Tanrı’ nın Türk’ü olmalıydı bu ulus, kızılelmasını ‘yeryüzü Müslümanları ve öbür insanlar için bir usvetün hasene (güzel örnek) olmak’ ereÄŸi ile örtüştürmeliydi. ..

 

                Nik’ in algılama düzeyinde Din,  her alanı kapsıyordu. Yoksa evrenkente girip bilimsel deney yapmaya baÅŸlarken ‘Din’ rafa kaldırılmamalıydı. Elbette burada ‘din’ den kastı İslâm’ dı. Din, bilimsel bilgilerin çarpıtılmasına da neden olmazdı; çünkü bilimi yaratan Tanrı’ ydı. Müslüman bir ülkede, o ülkenin Mehmetçik’ i dansöz seyretmek için özel mekânlar bulamamalıydı!.. Sigara ve alkole batmış bir yaÅŸamı seçememeliydi!.. O nedenle Müslüman çoÄŸunluk millet irâdesi ile sigara ile içki dışalım ve dışsatımı yapılmasını yasaklayabilmeliydi. Usvetün hasene bir ulus olabilmek için gereken hukuk kurallarından biriydi bu, tıpkı uyuÅŸturucu satımı nasıl yasaksa bu nesneler de yasaklanmalıydı. Güzel ülkemiz turistleri içirip sıçıran bir yer olmamalıydı!.. Lâiklik tüm bu rezilliklerin yaÅŸanması olamazdı Nik’ e göre; Lâiklik ‘satanizm’ gibi insana ve çevresine zarar veren tapınışları olan dinler dışındaki dinlere tanınan bir ‘din hoÅŸgörüsü’nden öteye geçirilmemeli ve insanlar üzerinde bir zulüm aracı olarak kullanılmamalıydı.

 

                Peki ya niçin ‘demokrasi’ olarak bildiÄŸimiz düzen içerisinde halkın seçtiÄŸi kimi kadın milletvekilleri başörtülü oldukları için meclise alınmıyordu? Niçindi bu zulüm!.. Yok, siyâsete âlet ediliyormuÅŸ da, bilmem nesiymiÅŸ de!.. KardeÅŸim sen insanların kalbini okuma hakkını nereden alıyorsun, yoksa senin tanrın Atatürk mü verdi sana bu meziyeti de Atatürk’ ün cumhuriyetçiliÄŸini  Cumhuriyet’ in iki ilkesini –Cumhuriyetçilik ve Lâiklik- birbirine çarpıştırarak yabana atıyorsun, gerçekleÅŸmesine engel oluyorsun?!. Söyleyin, bu ülkenin yurttaşının çok az bir kısmı mı başörtüsü takıyor  da sen onların kendi tabanını başörtüsü ile temsil etme hakkını elinden alıyorsun? Bu bir siyâsî cinâyet deÄŸil mi ÅŸimdi?!.

 

                “Aziz Allah, bağışla beni, yalvarırım bağışla!.. Tapınamıyorum körü körüne, göz ardı ederek gerçekleri…”

yakarışı içtenlikli deÄŸildi Nik’ in; çünkü o da Arapça ibâdet saçmalığına kapılıp gitmiÅŸti uzun süre. Åžimdiki düşünceleri ona gökten inmemiÅŸti. YaÅŸamı çözümledikçe ilginç ve toplumun düzeyinin üstünde sonuçlara varıyordu. Yine de tümüyle Türkçe ibâdete geçerek bu sonucu uygulamaya koyamıyordu; çünkü altyapıyı Arapça sûre ve duâlarla oluÅŸturmuÅŸlardı.  Günün birinde yapacaktı savunduklarını, günün birinde imam olacaktı belki de ama…

______________________________________________________________________

 

 

Altbilgi:

- Nik: Türkçe’ nin bir lehçesinde “Niçin?” anlamına gelen bir sözcük.

Yorum (2) | Yorum yaz! | Bağlantı

Ahmet Altan'ın İÇİMİZDE BİR YER anlatı kitabının değerlendir

Tarih: 11:18 on 20/10/2006

Ahmet Altan'ın İÇİMİZDE BİR YER anlatı kitabının değerlendirmesi :

 

-              AÅŸk duygusunu târif etmeye çalışmış: Örn. Bir Kadın Bir Erkek, Umurumda DeÄŸil, Eski Åžehirde, Eleni ve Küçük Gelin, Bir Orman Gölü Gibi İnsan..., AÅŸk İksiri baÅŸlıklı yazılarına bakınız.

 

-              Kendince kimi keÅŸiflerde bulunmuÅŸtur: Örn.

                "Hazzın içinde yok olmayı öğrendiÄŸinde anlıyordun, neden bütün dinlerin hazzı yasakladığını; bu menzilde kendi dünyanı yaratıp kendi tanrın hâline geliyor, hazza tapınıyordun çünkü." (32. s.)

                "İnsan sevdiÄŸinde hayatından fazla bir ÅŸey verebilmeliydi.

                Hayatının tam ortasında duran, en gizli en dokunulmamış, en tehlikeli ÅŸeyi...

                Senin sahip olduÄŸunu deÄŸil, sana sahip olanı vermeliydin..." (40. s.)

-              Åžehvet, Tutku, Kıskançlık ile Huysuz Dâhi baÅŸlıklı yazılarında yazarlık psikolojisini çözümlemeye çalışmıştır.

 

-              Bir Sabah Uyandığında... yazısı rüyâyı izlek olarak iÅŸlemiÅŸ.

 

-              Hayatın Yüzüne Bak yazısında 'yaÅŸadığımız ânın kıymetini bilmediÄŸimiz' vurgulanmış.

 

-              ÇakıltaÅŸları yazısında fâhiÅŸeliÄŸin tanrısal (!) yanını sorgulamış. A. Altan bu yazıda 'erkeklerin seviÅŸmeyi kadınlardan daha çok sevmesi' olgusuna inanmadığı sonucu çıkmaktadır. (76. s.)

 

-              Huysuz Dâhi yazısında Tolstoy hakkında bilgi vermiÅŸtir.

 

-              Sus Artık Sesim baÅŸlıklı yazısında ünlü Kötülük Çiçekleri kitabının yazarı Fransız ozanı Baudelaire'den söz etmiÅŸtir.

 

-              Çöl SeviÅŸmeleri yazısında ÅŸeviÅŸirken yaÅŸanan samimiyetin kanıtını sarılışta bulmaktadır. Yazara göre sarılışlarımızı taklit edemeyiz.

 

-              Gizli Dil yazısında kadınların kendileri için geliÅŸtirdiÄŸi gizli dili ve bunun çerçevesinde kadın-erkek iliÅŸkilerini ele almış. Yazıyı gönderme yapan en önemli söz ÅŸu alıntı sanırım: "Üflemeyeceksin salak, emeceksin!"

 

-              SevdiÄŸiniz KaybolduÄŸunda yazısında zamanın insanın karşısındaki kiÅŸiye iliÅŸkin görüşlerini nasıl deÄŸiÅŸtirdiÄŸini ele almış.

 

-              Gel ve Al baÅŸlıklı yazısında sevdiÄŸimize "EÄŸer birgün hayatıma ihtiyacın olursa gel ve al onu!" diyebilecek denli tutkulu olmayı ele almış.

 

-              Huzursuz Ruhlar yazısında kendince tabiat ile insan arasındaki farkı ele alıyor. Yazara göre tabiat, mükemmek ve tekdüze olmasına karşılık Tanrı'yı güldüren, üzen ve eÄŸlendiren "deÄŸiÅŸmek ve deÄŸiÅŸtirmek ihtirasıyla tabiatın tekdüzeliÄŸini bozan, beklenmedik iÅŸler yapan... tanrının sonsuz eÄŸlencesi" biz insanlarmışız!..

                Yazara göre "Tanrı, ruhundaki dengeyi tabiata, huzursuzluÄŸunu bize vererek saÄŸladı.

                Tabiat, tanrının zanaatkârlığını, insanlar ise onun sanatkârlığını gösteriyor.

                Onun için sanat, bütün tabiatta yalnızca bize bağışlanmış bir ayrıcalık."

                "Âhengi bozmak için yaratıldık biz, hayatımızda ahengi nasıl bulabiliriz?"

                "Tabiat, tekdüzeliÄŸiyle muhteÅŸem, biz tekdüzeliÄŸe baÅŸkaldırışımızla muhteÅŸemiz." (118-119. s.)

 

-              Affedememek baÅŸlıklı yazısında Tanrı'ya bir yakarışı var. Tanrı'dan gençlere iyi davranmasını ve yazarın affedemediÄŸini O'nun affetmesini istemektedir. (123. s.) Burada ayrıca ahlâksız olduÄŸunu da îtirâf etmiÅŸtir.

 

-              Yazar, Generalin Kızı baÅŸlıklı yazısında babaannesini anlatmaktadır: "GençliÄŸinde at binmiÅŸ, keman çalmış, sanırım okuduÄŸu romandakine benzer bir hayatın hayallerini kurmuÅŸ; ama umduÄŸu hayatı yaÅŸayamamıştı."

 

-              Yazar, Kendini DoÄŸurmak yazısında şöyle demiÅŸ: “Bütün insanları korkutan cümle ÅŸudur:

                _ GizlediÄŸin her ÅŸeyi biliyorum.

                ve gerçek ÅŸudur...

                GizlediÄŸin her ÅŸeyi bilen biri var.

                Ve sen onu öldürmeye uÄŸraÅŸtıkça o, seni doÄŸuracaktır.

                Tek bir cümleyle hep ölüp doÄŸacaksın.

                Çünkü gizlediÄŸin her ÅŸeyi bilen biri var.

                Ve, o sensin..." (148. s.)      

 

-              CinselliÄŸi çok fazla kurcalamıştır. Örn. "'Bak çocuÄŸum, ÅŸu benim yarattığım memelere, kalçalara bak, ÅŸu salıntılı yürüyüşlere bak evladım' diyen bir tanrıyla dostum." (s. 65)

 

-              Göksel kitapları yadsıyarak kendisinin kurguladığı bir diyne ve tanrıya sığınmış. Örn. "Kendi yarattığı kadınları örtülere ve evlere hapseden tanrılarla, savaÅŸları çok ciddiye alan memleketlerle pek ilgim yok benim.

                .....

                (Tanrım) dostça uyarmalı beni, 'İyi yaÅŸa; öbür tarafta neler olacağı hiç belli deÄŸil!'."

                Bu alıntı yazar Ahmet Altan'ın âhiret inancının da çok zayıf olduÄŸunu göstermektedir; çünkü yazarın tanrısına söylettiÄŸinin tersine öbür tarafta neler olacağı Tanrı'nın yeterli gördüğü kadarıyla KutokuÅŸ'ta açıklanmıştır. Vahye inanıp uymaya çalışanlar Uçmak'a, kendisine gerçek tebliÄŸ yapıldığı takdirde inkâr edenler de Tamu'ya gidecektir.

 

-              "Tüm yeryüzü benim vatanım" inancına iye bir yazar olduÄŸu ÅŸu satırlarından anlaşılıyor: "Sat diyor zaten benim tanrım, kadın memelerine bakmayan ve generallerini çok ciddiye alan memleketleri sat gitsin, koca bir dünya verdim, onu sev, ben sana senin zevklerini, kahkahalarını paylaÅŸan, yeryüzünün her yanına dağılmış kardeÅŸler verdim, onlarla eÄŸlen."

                Oysa Tanrı, KutokuÅŸ'ta böyle bir eÄŸlencenin olanaksız olduÄŸunu belirtmek için sanırım, insanoÄŸluna "Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin!" diye buyuruyor.

 

 

-              Sonuç olarak, bu anlatı  kitabı, yaÅŸama iliÅŸkin düzgün ve usal (rasyonal) hiçbir çözüm önerisi sunmamaktadır.

                Ben, bu biçim, içinde edebiyat (aydınlanmayı saÄŸlayan bilgiler) olmayan; ama sözde edebiyat yapmak amacıyla yazılan yazılara 'aptallaÅŸtıran yazılar' adını takıyorum.

                YaÅŸam ve toplumsal iliÅŸkiler hakkında çaÄŸdaÅŸ hurâfelere koyu biçimde bulanmış bir kitap elimdeki.

               

Yorum (4) | Yorum yaz! | Bağlantı



<- | Sonraki Sayfa ->